| ||||||||||
EN ÇOK OKUNANLAR |
Bir zihniyet açısından Türk sorunu ve eşit yurttaşlık
15.Temmuz.2010, 10:43 Modern milli devletlerin milli yurttaşlık kurumunun temel varoluş mantığı farklıklardan kaynaklanan çatışmaların yok edilmesi ve işlevsizleştirilerek hak ve hukukun kullanımında eşitliğin sağlanmasına dayanır. Evrensel insan hakları temeli üzerinde kendi varlığını inşa eden milli yurttaşlık, çeşitli nedenlerle modern devlet ve toplumsal formasyonunu eleştiren söylemlerin merkezinde yer alır. Milli yurttaşlık karşıtı bu söyleme göre eşit, evrensel haklarla donanmış özne olarak birey terk edilerek kültürel, dini, etnik mahiyetteki farklılıklar merkeze alınmaktadır. Yani bireyin sahip olduğu ve devlet-toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen yurttaşlık hakları topluluklara terk edilmektedir. Yüzyıllarca süren tecrübelere dayalı olarak olgunlaşan yurttaşlık kurumu, kendi içindeki çelişkilere dahi cevap üretemeyen bir anayasal yurttaşlık veya çok kültürlü yurttaşlık tahayyülünün yıkıcı retoriğinin muhatabı olmaktadır.
Grup temelli çok kültürlü yurttaşlığın, birey temelli yurttaşlık kurumuna ve kuramına bir alternatif yapı ve ilişkiler düzeneği oluşturma imkanı çok zayıftır. Çünkü her iki yurttaşlık biçimi birbirine zıt varoluş mantığına sahiptir. Pre-modern dönemlerde verili farklılıklar toplumsal-kültürel yapıyla birlikte siyasal düzeni biçimlendirirken post-modern tasavvurda da bu farklıklar yeniden sahneye çıkmaktadır. Aynı soruna farklı yanıtlar üretme söz konusu değildir, aksine milli yurttaşlığın yok ederek kendi varlığını oluşturduğu Sosyo-politik ve kültürel temel, anayasal vatandaşlığın öykündüğü temel formasyon tipidir. Başka bir deyişle söz konusu bu post-modern felsefe ve yaklaşımların da etkisiyle birey yurttaşın sosyolojik ve hukuki yaşam alanını teşkil eden “millet” ve “milli devlet” olgularının dayandığı aynılıklar, benzerlikler, ortaklıklar, eşitlikler ve özgürlükler yerine, pre-modern toplumsal formasyonun temel niteliği olan farklılık kaynağı yapılar kutsanmaya, onanmaya, talep edilmeye başlanmıştır. Post-modernizm ve küreselleşme gibi tam olarak ne olup olmadığı, etkisi, işlevi, kaynağı tanımlanamayan “belirleyici”lerin temel oluşturduğu çok kültürcülüğe bağlı olarak anayasal vatandaşlık veya çok kültürlü yurttaşlık önerisi yurttaşlığın bireylere atfettiği hak ve yetkilerin gruplara-cemaatlere devredilmesiyle modernliğin bireylere en önemi kazanımı olan yatay ve dikey hareketlilik imkânlarının tikel şartlara bağlandığı, sınırlandığı ve yok edildiği bir mozaik toplumlar modeli öngörür. Kurgulanan haliyle çok-kültürcülük, mevcuda alternatif oluşturan tamamen ayrı ve özgün bir toplumsal ve siyasal form vasfı taşır. Kendi varlığını modern kazanımların sağlıklı bir eleştiriyle dönüştürülmesinden ziyade kitle iletişim araçları gibi hegemonya vasıtalarıyla olumsuzlayarak zihni tahakkümler üzerinde kurmaktadır. Bu süreçte bütünleştirici, güçlü milli kimlikler parçalanma sürecine sokulmaktadır. Sosyoloji literatüründe “yeni kabilecilik” olarak tanımlanan olgu milli devletin tek ve parçalanamaz egemenlik karakterinin söz konusu farklılıklar sebebiyle parçalanmasına ve çoklu egemenliklerin hakim kılınarak edilginleştirilmesine dayanır. Devletin parçalanamaz ve devredilemez “millet egemenliği”, milletin kendisini oluşturan alt birimlere paylaştırılması ve devredilmesi çok-kültürcülükte öngörülmektedir. Çok-kültürcülük, öngördüğü sosyo-politik ve kültürel yapı açısından ortaçağa özgü farklılık temeline dayalı bir düzen ve ilişkiler mantığının temsilcisidir. Milli kimlik ülkesel ve siyasal bir bütünlük temelinde varlık kazanırken çok-kültürcülük bu bütünlüğe karşıt bir konumdadır. Böylece son kertede ana toplumdan farklılaşan zihniyet örüntüleri, düşünüş biçimleri, kültürel kodlar, milli kimliğin zayıflaması ve yok olmasına bağlı olarak belirleyicilik kazanır. Türkiye’deki anayasal vatandaşlık tartışmaları ile batıdaki çok farklı bir boyutta ve bağlamda gündeme getirilmektedir. Anayasal vatandaşlık, Alman tarih felsefesindeki tartışmalardan neşet ederek Avrupa Birliği projesine bağlı bütünleşme stratejileri doğrultusunda bütünleşmenin önünde bir engel olarak görülen özsel etnik ve kültür eksenli “millet” gerçekliğinin işlevinin sınırlandırılarak bunun yerine vatandaşlık ortak paydasında yeni bir “millet” inşası amacıyla ama bu sefer ABD öykünmesine dayalı bir “süper millet”e giden bir süreçtir. Kısacası milli yurttaşlık yeniden formüle edilerek, çatışmaların yok edilmesi ve farklılıkların işlevsizleştirilmesi mantığına dayanmaktadır. Türkiye’deki sürecin işleyişi ise tam tersi, bütünleşmesini büyük ölçüde tamamlamış, milli kimlini inşa etmiş toplumsal yapımız farklılıklar temelinde parçalanarak her birine kültürel, siyasal hakların tanınarak farklıkların geliştirileceği bir düzen tasarımlanmaktadır. Birleşmiş Milletlere üye bütün devletler milli devlet ve millet zemininde resmiyet kazanmış, egemenlik hakları tanınmış, evrensel insan haklarına dayanmış ve milli kimliklerini oluşturmuşlardır. Bu kurucu ilkeler ve tarihsel tecrübelerle sabittir ki bir devletin milli güvenliği ve toplumsal bütünlüğü için “farklılıklar” zayıflık alametidir. Farklılıkları düzenleyecek ve aralarındaki çatışmaları yeniden düzenleyerek bir bütünleştirme stratejisi geliştirilmemesi durumunda ortak bir kimlikaidiyetlik yaratmak, ortak kararlar almak ve uygulamak, ortak iyiyi bulmak mümkün değildir. Türk vatandaşlık kurumu bu zeminde modern vatandaşlık sistemine göre düzenlenmiştir. Kolektif değil bireysel haklar öncelenmektedir. Türkiye devleti vatandaşı olan bütün bireyler Türk olarak anayasada tanımlanmıştır. Yani bireyin soy, din, ırk, kültür, mezhep vb. kazanılmış ve verili farklılıkları hakların ve özgürlüklerin tanınmasında belirleyici değildir. Bu köşe 18 defa okunmuştur.
|
HABER ARA |
||||||||
|
Copyright © 2010 Anadolu Manşet Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
||||||||||